Bunu Okuyorsunuz
The Wind Will Carry Us

The Wind Will Carry Us

The Wind Will Carry Us

The Wind Will Carry Us İranlı şair ve yönetmen Füruğ Ferruhzad’ın “Rüzgar Bizi Sürükleyecek” başlıklı şiiriyle aynı ismi taşıyan 1999 yapımı bir Abbas Kiyarüstemi filmi.

Her yapıt, izleyiciye kendi kültürel ögeleriyle harmanlanmış anlamlar sunarken ben de bu film için kullanılan anlatımının neler ifade edebileceğini kendi çıkarımlarım, bazı okumalarım ve izlediğim diğer filmlerle paylaşılan ortak ögeleri açıklamaya çalışarak yazıma devam edeceğim.

Furüğ Ferruhzad ile, 1963 yapımı The House is Black isimli belgeseliyle tanışmıştım. Umudu, umutsuzluğun en karanlık köşesinde bulacağımıza inandırmaya çabalayan halini, ismini Ferruhzad’ın şiirinden alan Abbas Kiyarüstemi filminde seziyoruz.

The Wind Will Carry Us

Film, Kiyarüstemi‘nin Taste of Cherry (1997) filminden aşina olduğumuz, çorak bir arazide araç içinde yolculuk eden kişilerin diyaloğuyla başlıyor. Gittikleri köyde haberini aldıkları ölmek üzere olan bir yaşlının vefatı sonrası yerel adetlerle ilgili bir çekim için giden ekipte film boyunca kendisini mühendis olarak tanıtan başrol oyuncumuzu görmekteyiz.

The Wind Will Carry Us
© New Yorker Films

Köye vardıklarında Doğu’nun komün yaşamına temel şeklini veren evlerin bir aradalığı gözümüze çarpan ilk unsur. Bir eve gitmek için kullanılan yolun diğer evin bahçesinde bulunması, bir damın diğer evin balkonu olarak kullanılması gibi iç içe geçmiş yaşamların ortak idamesini görüyoruz.

Kalacakları eve yerleştikten sonra yapımcılarıyla olan telefon görüşmeleri için daha yüksek bir tepeye çıkmak zorunda olan mühendis, çay içmek için gittiği bir köy kahvehanesinde, kahvehane işletmecisinin bir kadın olmasına şaşırıyor. Diğer müşteriyle kahvehanecinin yaptığı diyalog toplumsal cinsiyet bağlamında yapılan iş bölümüne sirayet eden küçük bir çatışmayla ilerliyor. Tüm gün hasatta yorulan erkeğin hizmeti hak ettiğiyle başlayan diyalog, kadının da ev içinde yaptığı işlerin en az erkeklerin işleri kadar yorucu olduğu savunmasıyla devam ediyor. ‘Kimin emeği daha değerli’ tartışması diyalogtaki erkeğin ‘Evliliğinizin ilk zamanlarında akşam çayını eşine götürdüğün zaman aldığınız ortak zevki hatırla’ cümlesiyle, aslında emek mukayesesinin mevzu bahis edilmediği, a priori bir yaklaşımda çatışmaya dönüşmeden sönümlenebildiğini bize gösteriyor. Diyaloğun sonunda erkeğin en önemli işlerinden biri olarak görülen gün sonu cinsel yaşamın, erkeğin en önemli işi olduğunu, aslında aldıkları hizmetin yine kadınlar için değeri olduğuna atıfta bulunmasıyla çatışma tatlı bir sonla bitiyor.

Mühendise film boyunca eşlik eden çocuk hem köyle ilgili hem de yaşlı kadının akıbetini mühendise ileten bir karakter. Ölmek üzere olan kadına her komşunun sırayla çorba götürdüğünü öğreniyoruz. Başta ölmek üzere olan kişiye yapılan geleneksel bir diğerkamlık olarak düşünebileceğimiz durum, çocuğun açıkladığı ‘ölmek üzere olan kimse hangi kadını çorbasını içerse, onun dileğinin kabul olacağı’ anlayışı, ritüelin basit bir pragmatizme dayandığını gösteriyor. Anonim şekilde oluşan geleneklerin temel anlamını öğrenebilmek adına önemli bir nokta belirtilmiş oluyor. Yaşlı kadının vefatı beklenirken son durumuyla ilgili bilgileri ileten karakterimizin ulaklık görevi mühendis tarafından merakla ve iyimser bir havada sürdürülürken, yaşlı kadının getirilen bir çorbayı içmesi ve gözlerini açarak çevresiyle diyaloğa girmesi haberi mühendisin canını sıkıyor. Çocukla diyaloğu bu an’dan sonra bozulan mühendisin günah çıkartma çabaları sırasında çocuğa yönelttiği ‘Ben kötü biri miyim?’ sorusunu, vicdanına yöneltilen bir iç sorgulama olarak düşünebiliriz. Aslında film boyunca da çocukla girilen diyalogların alt metninde bu vicdanı sorgulamanın parçalarına rastlamak mümkün; aynı Ağır Roman (1997) filminde masumiyetin simgesi olan çocuğa sarılan Salih’in yaptığı gibi.

Ağır Roman
© Özen Film

Ağır Roman’dan başlamışken filmin bazı filmlerle benzer sahnelerinden de bahsetmek gerekir. KiyarüstemiNuri Bilge Ceylan bağlantısını kurabileceğimiz filmdeki elma temsili ve karanlık vurgusu gibi benzer temalar bulmak mümkün. Örneğin The Wind Will Carry Us filminde köyde süt (yaşam kaynağı, anneyle kurulan ilk bağın aracısı) arayışına giren mühendisin ineklerin bulunduğu karanlık bir yer altı mekanına giderek orada sadece küçük bir fenerin aydınlatmasıyla yarım yamalak gördüğü kadını, Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da (2011) filminde, muhtarın kızı olarak görebiliriz.

The Wind Will Carry Us
Bir Zamanlar Anadolu’da (2011), üstte. The Wind Will Carry Us,altta.

Bir diğer karakter benzerliğini ise The Sheltering Sky (1990) filminde Doğu’nun mistisizmine kendini bırakan Port karakterinin maceraperest tavırlarını ve bu amatör haline halkın bıyık altı gülüşlerini de anımsamak mümkün.

The Wind Will Carry Us
The Sheltering Sky (1990), üstte. The Wind Will Carry Us,altta.

Yine bir araba sahnesinde mühendisin yolda rast geldiği karakterle olan kısa yolculuğundaki diyalogda karakterin babasının işvereninin eşini ölümü sonrasında annesinin, eşini patrona daha yakın gösterebilmek adına ‘en çok üzülen biziz’ gösterisini yapmak zorunda kalmasından duyduğu rahatsızlığı dinliyoruz. Bu sahnede de modern yaşamının zorunlu getirilerine ters düşen yaşamların anlatımı, mühendis için bir ayna görevi üstleniyor.

İlgili İçerik
Der Himmel über Berlin

The Wind Will Carry Us filmi boyunca sembolik anlamlar üstlenen nesnelere bakarsak; dağda yer altında bulunan bir kemiğin, film boyunca arabada taşınıp sonunda bir ırmağa atılmasını yaşamın döngüsü olarak yorumlayabiliriz. Yaratılış ya da doğurganlık simgesi olarak kullanılan kaplumbağanın mühendisin hafif bir tekmesiyle ters çevrildikten sonra kendiliğinden düzelip yoluna devam etmesi, Antik Mısır’da yeniden doğuşu temsil eden bok böceğini izlememiz; filmin varoluşsal çizgisindeki anlamı derinleştiren imgeler olarak yorumlanabilir.

The Wind Will Carry Us filmi boyunca mühendisin bir ölümü beklerken başından geçenleri görmemiz aslında hayatın gerçekliğinin küçük bir kesitle gösterilmesidir. Beklentilerimizle şekillenen hayat amaçlarımıza ulaşmaya çalışırken maruz kaldığımız tüm diğer şeylerin hayatı oluşturması ve ‘Hepimiz tözün var olma biçimleriyiz ve bizim özümüz ölmekle sonlanmayacaktır.’ [1] diyen Spinoza görüşü etrafında çerçevelenecek bir anlam çıkarabiliriz.

Diyorlar ki hurileri cennet güzeldir, ben diyorum ki üzüm suyu ondan daha güzeldir. Elinde olana sarıl, boş vaatleri bırak; davulun bile sesi uzaktan hoş gelir.

The Wind Will Carry Us

İleri Okuma:

[1] Gezer, Serdar. (2012). Varlığın İçkinliğinden Türeyen Hayat Fikri: Abbas Kiarostami, Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz Sinemalarına Bakış

Yorumları Görüntüle (0)

Yorum Yap

Your email address will not be published.