The Killing of a Sacred Deer, modern tıbbın kesinlik diliyle antik trajedinin kaçınılmaz cezasını karşı karşıya getirir. Steven ölçümlere, testlere ve mesleki otoritesine güvenir; fakat çocuklarının hastalığı klinik açıklamaya direnince kontrol ettiği düzen hızla dağılır.
Karakterlerin düz ve törensel konuşma biçimi duygusuzluk değildir. Aksine, ailenin korkuyu gündelik cümlelerin içine hapsetme çabasını görünür kılar. Kamera hastane koridorlarında insanlardan bağımsız hareket ederken evdeki geniş açılar güvenli mekânı bir gözetim alanına dönüştürür.
Martin klasik anlamda açıklanmış bir kötü karakter değildir. Tehdidinin nasıl işlediği cevaplanmaz; önemli olan Steven'ı kendi kurduğu ahlaki hesaba zorlamasıdır. Cerrahın geçmişteki sorumluluğunu para, hediye ya da nezaketle kapatmaya çalışması, suç ile bedel arasındaki uçurumu büyütür.
Finaldeki seçim sahnesi adalet fikrini çözüme ulaştırmaz, onu grotesk bir kuraya indirger. Aile üyeleri kendilerini kurtarmak için pazarlık ederken sevgi ölçülebilir bir değere dönüşür. Film, fedakârlığın yüceliği yerine kimin karar verme hakkına sahip olduğunu sorar. Bu soğuk yaklaşım, öykünün Euripides'e uzanan trajik temelini günümüzün ayrıcalık ve sorumluluk tartışmasına bağlar.