The Irishman

2 dakikada okuyabilirsiniz
The Irishman

2019 yılı sinema adına olumlu işlerin yapıldığı iyi bir yıl oldu. Yılın son aylarında sinefillerin uzun zamandır büyük bir merakla beklediği usta yönetmen Martin Scorsese‘nin son filmi The Irishman yayınlandı.

Filmin yapım süreci 2004 yılında eski savcı Charles Brandt imzasıyla yayınlanan I Heard You Paint Houses[1] adlı biyografik kitabı, Martin Scorsese ve Robert De Niro‘nun keşfetmesiyle başladı. İkili 4 yıl sonra kitabın sinemaya uyarlanması için kariyerinde Schindler’s List (1993), Gangs of New York (2002), American Gangster (2007) gibi filmler bulunan senarist Steven Zaillian‘a ulaştı.

Filmin netleşen kadrosu ve yapım ekibine rağmen hiçbir yapımcı filmin bütçesini karşılamaya yanaşmadı. Ardından devreye Netflix girdi. Böylece yönetmeninden, oyuncularına kadar birçok efsaneyi bir araya getiren The Irishman ortaya çıktı.

The Irishman, mafya tetikçisi Frank Sheeran’ın hayatına ve onun II. Dünya Savaşı, Domuzlar Burnu Körfezi Çıkarması, Kennedy Suikasti gibi on yıllara yayılmış bir tarihe tanıklık etmesine odaklanıyor.

“Ve Toza Döneceğiz”

The Irishman
© Netflix

Martin Scorsese‘nin gangster türüne geri döndüğü film kolay sindirilebilir bir film değil. Yaklaşık üç buçuk saatlik süresiyle yavaş yavaş deneyimlenmesi gerekiyor. Epizodik [2] bir film olan The Irishman, bu sinematik Oddyssey‘in ne eklediğini ve neyli ilgili olduğunu ortaya çıkaran kasvetli bir finalle sonuçlanır. Filmin gerçek anlamı batarken, sessizce ama tamamen harap olursunuz.

The Irishman, Scorsese‘nin sinema felsefesinin Tao‘su olarak tarif edilebilir. İnsan olmanın ne demek olduğu konusunda dayanılmaz ve rahatsız edici bir gerçeğin erkandaki tezahürüdür. Hepimizin bildiği bir gerçek ancak sürekli olarak unutuyoruz. Nadiren sinema perdesine yansıyan gerçek çok çıplak: “Bir gün öleceksin, tüm dünyan yok olacak ve hepsi bu, bebeğim.” Veya Kitab-ı Mukaddes‘te [3] denildiği gibi “Ve toza döneceksin

The Irishman

The Irishman
© Netflix

Film üç buçuk saatten uzun süresinde tamamen olgusal, açıklayıcı bir anlatım sunuyor. Ana karakterin hayatındaki olaylar etnolojik ayrıntılarla yeniden üretiliyor. Eski anılar birbirini takip ediyor. Bu süreçte tarihsel olaylar gelir ve gider.

Film Frank Sheeran’ın günlüğünün ekrana uyarlanmasını izlemek gibi. Film şık ama havalı, müstakil ve gözlemsel bir tarzda aktarılan gerçekler ve anlardan oluşan bir kolajdan biraz daha fazlası gibi görünüyor. Scorsese’nin author yönetmenlik deneyiminden incelikli detaylar filmi keyiflendiriyor.

Peki The Irishman‘den ne alabiliriz?

Bu varoluşsal bilmecenin cevabını Micheal Henry Wilson ile birlikte yönettiği A Personal Journey Through American Movies [4] belgeselinde veriyor.

Filmler ortak bir bilinçaltı için eski bir arayışa cevap verir. İnsanların sahip olduğu manevi bir ihtiyacı karşılar: Ortak bir hafızayı paylaşmak.

Martin Scorsese
The Irishman
© Netflix

The Irishman ve Scorsese‘nin bizimle paylaştığı ortak hafıza, onun ve bizim ölümümüzdür. Nihilistik bir morbidite [5] arayışı için değil aslında tam tersi. Daha iyi hayat yaşamak için var bu ortak hafıza: Memento Mori [6]

Frank Sheeran bu kadar basit bir şeyi hiç hatırlamadı. Hayatı hakkında herhangi bir şeyi değiştirmek için çok geç olana kadar kendi ölümüyle yüzleşemedi. Kaderi buydu. Ama senin olmak zorunda değil.

İleri Okuma:

[1] Brant, Charles. (2004). I Heard You Paint Houses.
[2] Semantik Hafıza, Wikipedia.
[3] Kitâb-ı Mukaddes, Wikipedia.
[4] Scorsese, Martin. Wilson, Micheal Henry. (1995-1998). A Personal Journey with Martin Scorsese Through American Movies.
[5] Morbidite, Wikipedia.
[6] Memento Mori, Wikipedia.