I’m Thinking of Ending Things

19 dakikada okuyabilirsiniz
I’m Thinking of Ending Things
© Likely Story, Projective Testing Service

I’m Thinking of Ending Things, Iain Reid’in aynı isimli kitabından uyarlanan ve Charlie Kaufman’ın yönetmenliğinde beyaz perdeye aktarılan, 2020 yapımı film.

Sinemada alt metin okuyuculuğu, izleyicilerin bir kısmı için gereksiz sanatsal gösteriş olarak adlandırılırken bazıları için ise anlatıyı derinleştirerek filme estetik duruş kazandıran bir gerekliliktir. Sahnelerin içine yerleştirilmiş kitaplar ya da kült filmlerin yönetmelerine yapılan göndermelerin filmin anlatımına katkısına bakılarak anlaşılabilecek bu sorunun cevabı aslında yönetmenin isteği ve sembolik anlatımını yarattığı karakterleri, olay örgüsüne sindirebilme becerisiyle bağlantılıdır.

I’m Thinking of Ending Things filminde, yönetmen Charlie Kaufman’ın anlatımı, kullanılan nesnelerin seçiminden içsel konuşmalar ve  karakterler arasındaki diyalogların derinliğine kadar, kendi iç bütünlüğünü sağlamış fantastik öğelerle bezeli anlatımıyla karşımıza çıkmaktadır.

Tercih Değil Zorunluluk Olarak Yalnızlık: I’m Thinking Of Ending Things

Bazen düşünceler, hakikate ve gerçekliğe eylemden daha yakındır. Her şeyi söyleyip yapabilirsin ama sahte bir düşünce üretemezsin.

I’m Thinking Of Ending Things

Birazdan Jake’in ailesiyle buluşacak olan Louisa’dan dinlediğimiz bu monolog gerçeklik madalyonun görünmeyen kısmındaki hakikat tarafıyla bizi yüzleştirmek isteyen erken bir uyarı niteliğindedir.

Bir kış akşamı Jake, kız arkadaşı Louisa’yı da yanına alarak aile evine doğru yola çıkar. Birkaç saatlik yolculuk başlangıcından itibaren merak uyandırıcıdır. Kasvetli havanın eşlik ettiği konuşmalar boyunca Jake tedirgin, Louisa ise başladıkları bu yolculuğun ve ilişki kararının doğruluğu konusunda şüpheci içsel konuşmalarını sürdürür durumdadır. Louisa’nın arabaya bindiğinde kendine bakmak için kullandığı araç aynasının kırık olmasını izleyicelerin bir uğursuzluk işareti mi yoksa parçalanmış bir kendilik bütünlüğünün göstergesi olarak mı okuması gerektiğini düşünürken Louisa da her şeyi bitirmek isteğini kendi kendine tekrar etmektedir.

Jake ve Louisa’yı izlerken bir taraftan da paralel olarak yaşlı bir adamın günlük rutinlerinden gösterilen sekanslar ekrana dahil olmaktadır. Tek başına küçük bir televizyon ekranının karşısındaki masada kahvaltısını yapan adamın salonundaki duvar kağıdı da kadraja girmektedir.

Yaşlı adam aracına binip yola koyulurken radyoda vaaz dinlemektedir. Vaazda geçen “Günahlarınız kana bulanmış olsa da hepsi kar kadar ak olacaktır.” cümlesi de Louisa’nın karamsar havasıyla örtüşmekte ve belki de yaşamının sonlarına yaklaşan yaşlı adam için ise bir teselli konuşması mahiyetindedir.

Aynı anda yolculuğuna devam Jake ve Louisa ise yaşlılık üzerine konuşmaktadır. Jake’in bahsettiği şair William Wordsworth’ün Erken Çocukluk Anılarından Gelen Ölümsüzlük İmaları adlı şiirden bahsetmesiyle birlikte de hem Jake’in geçmişine duyulan merakımız hem de yaşlı adamla kurulabilecek olası bir bağın ne olacağı sorusuna ilgimiz yavaş yavaş artmaya başlayacaktır. Şiirde geçen kadınla olan isim benzerliği ise Lucy’i şaşırtacaktır. Bu sırada çalan telefon ekranında arayan kişinin ismi de Lucy olarak görülür. Diyaloglarında Louisa olarak başlayan ismin Lucy olarak değişmesi ve kadını arayan kişinin isminin de Lucy olması, filmin göründüğünden çok daha karmaşık bir anlatım bütünlüğüne sahip olacağını bize göstermektedir.

Arabanın içinde devam eden bu kış yolculuğu sohbetinde Jake’i daha yakından tanımaya çalışan karakterimiz Lucy, sosyal hayatında Jake’in adete görünmez olduğunu ve kimse tarafında fark edilmediğini aktarırken aynı anda sahnede, tek başına hademelik yaparken gördüğümüz yaşlı adamın da benzer bir durumda olduğunu fark ederiz. Kamera tekrardan arabanın içine döndüğünde Jake için düşünülen olumsuz öngörünün yanı sıra, Jake’in, Lucy’nin yetiştirmeye çalıştığı tez konusuyla ilgili yaptığı yorumda ve radyoda denk geldikleri müzikal dinletisi sonrası sırasıyla saydığı bir çok müzikal hakkında bilgi sahibi olduğunu fark etmemizle, aslında Jake’in şiirden bilime ve müzikale uzanan geniş bir bilgi birikime sahip olduğunu anlayabiliyoruz.

I’m Thinking of Ending Things
© Likely Story, Projective Testing Service

Lucy’nin ise bilimsel bir çalışma olarak tez yazarken bir taraftan şiir denemeleri yaptığını öğrenmemiz her iki karakterin çok yönlülüğünde de benzer noktaların işareti konumunda. Fakat bu benzerlik ve iç içelik bir taraftan çiftin uyumları konusunda bize olumlu duygular hissettirirken bir taraftan da benzerliğin altından çıkabilecek olası başka bir yakınlığın da var olabileceğini düşündürmeye başlayacaktır. Yollarına devam ederken Lucy’nin kendi yazdığı ve seslendirdiği şiirini akılda tutmak, filmin ilerleyen sahnelerinde anlam bütünlüğünü yakalamamız açısından önemli olacaktır.

Devam eden diyalogların arasında Lucy, kendi kendine “her şeyi bitirmek istiyorum” cümlesini ne zaman kursa sözünün Jake tarafından eş zamanlı olarak kesilmesi sanki Lucy’nin karamsar ve dalıp gitmiş halini sonlandırması için yapılan bir müdahale gibidir. Fakat her defasında tam bu cümleyi içinden geçirirken kesilen düşünce akışı da, bu zamanlamanın nasıl bu kadar eş an’da yapılıyor olduğu konusunda merak uyandırmaktadır.

Biz bunları düşürken Jake ve Lucy, Jake’in ailesinin bulunduğu eve varacaktır. Fakat içeriye girmek yerine Jake, Lucy’e bacaklarının uyuştuğunu bahane ederek bir süre evin etrafında dolaşmayı ve çevreyi tanıtmak için kısa tur yapmalarını teklif eder. Uğrayacakları ilk yer ise çiftliğin ahırı olacaktır. Burada karşılatıkları manzara çiftlik hayatına alışkın olan Jake’e her ne kadar sıradan gelse de Lucy için üzüntü vericidir. Soğuktan donan birkaç koyun ve bakımı yapılmadığı için yattıkları yerde, kimse tarafından fark edilmeksizin kurtçuklar tarafından yavaş yavaş yenilerek yok olan domuzların önemli metaforu filmin sonunda anlam kazanacaktır.

Kısa turları bittikten sonra Jake ve Lucy artık eve girmek için ahırdan çıkacaktır. Bahçeye geldiklerinde az önce penceren el sallayan Jake’in annesi ve babasının onları karşılamak üzere orada olmadığını fark ederiz. Onlar ortaya çıkana kadar Jake ortalıktan bazı eşyalarını kaldırır ve kullanması için Lucy’e kendi terliklerini uzatır. Sonrasında Lucy bodrum kapısını ve üzerindeki çizikleri fark edecektir. Çiziklerin ne olduğunu Jake’e sorduğunda ise evlerindeki köpeğin bu çizikleri yaptığı cevabını alır. Tam o sırada evin köpeği içeriye girer fakat garip bir şekilde sürekli silkinir pozisyonda hareket etmektedir. Lucy köpeğin duraksız hareketine anlam veremediği esnada Jake’in annesi ve babası üst kattan inerek yanlarına gelecektir.

Merdivenin ilk basamağından Jake ve Lucy’le konuşan anne ve baba, kısa bir sohbet sonrasında misafirlerini yemek masasına davet eder. Sekansta Lucy ve Jake’i arkalarından, Anne ve babayı ise önden görecek şekilde çekim yapan kamera, karakterler yemek masasına ilerlediği sırada açısını değiştirir ve tam aksi yönden çekimini yapmaya başlar. Bu esnada ise ilginç bir durumla karşılaşırız. Merdiven basamağında babanın saçları beyaz renkliyken, yemek masasına doğru ilerledikleri kadrajda ise açık kahverengi bir renk alır; baba sanki gençleşmiştir.

Yemek masasına oturdukları sırada ise filmin başında kahvaltı yaparken izlediğimiz yaşlı adamın salonunun duvar kağıdıyla, Jake’in salonunun duvar kağıdının aynı olduğu anlarız. Eğer alt metin okumalarını gereksiz ve abartılı bulan bir seyirciyseniz bu durumun tesadüf olduğunu ya da yapımcının masraftan kaçmak için tüm sahnelerde aynı duvar kağıdını kullanmış olabileceğini düşünebilirsiniz. Fakat alt metin ve anlam arayışı sizin için önemliyse bu benzerlik sizin için merak konusu olacaktır.

I’m Thinking of Ending Things
© Likely Story, Projective Testing Service

Aile nihayet yemeğe başladığında Lucy’le ilgili yeni bir şey daha öğreniriz. Bir taraftan tezi üzerine çalışan, bir taraftan şiir yazan Lucy, Jake tarafından ailesine ressam olarak tanıtılmıştır. Sohbetin ilerleyen kısmında Jake’in de eskiden resimler yaptığını öğreniriz. Jake ve Lucy’nin benzerlikleri artık tuhaf bir hal almaya başlamıştır. Jack’in babası da resimlerin sadece gerçekleri olduğu gibi yansıttığı müddetçe bir değeri olabileceğini ve soyut resmin önemsiz olduğunu ima etmektedir. Jake ise babasının bu açıklamasına karşı çıkarak sadece realist resimlerin onun için anlamlı olduğunu söylüyorsa, resimden bahsetmek yerine fotoğraf çekebileceğini tercih ederek babasının açıklamasından duyduğu rahatsızlığı ifade eder. Burada, çocuk tarafından gerçekleştirilen eylemlerin ve girişimlerin bir ebeveyn tarafından takdir edildiği müddetçe çocuk için anlam kazanacağını, aksine bu girişimler ebeveyn tarafından küçümsendikçe çocuk için ciddi bir örselenme ve kırılma an’ları yarattığını anlayabiliriz. Jake’in babasının söylemine karşı sert duruşu da tam olarak burada anlam kazanacaktır. Bir önceki yazımda Heinz Kohut’un Kendilik Kuramı’nda geçen Aynalanma İhtiyacı’nın, çocuğun birey olma yolunda kendilik bütünlüğünü sağlayabilmesi için gerekli aşamalardan biri olduğundan, yerinde ve yeterince aynalanma sağlanmazsa çocuğun gelişim aşamasında bu noktaya takılarak ömür boyu bu gelişimsel duraklamanın etkilerini taşıyabileceğinden bahsetmiştik.     

Lucy yaptığı resimleri gösterdikten sonra, Jake’in annesi Lucy’nin aynı zamanda kuantum fiziğiyle de ilgileniyor olduğundan bahseder. Bu durum anne için heyecan vericidir. Çünkü Jake de çocukluğunda beri aynı konuyla ilgilenmektedir.

Yemek masasındaki sohbet Lucy için iyi gitse de Jake, ailesinin bilgisizliğinden ve sıradan yorumlarından gittikçe utanır bir konuma gelir. Bu durumun farkında olan anne ise konuyu Jake ve Lucy’nin nasıl tanıştığına getirecektir.  Lucy, bir barda oynanan bilgi yarışmasından sonra tanıştıklarını anlatmaya başlar. Jake’in takımının isminin ‘kendilik’ olması ise hayli manidardır. Tanışmalarının üzerinden altı hafta geçmesine rağmen Lucy’nin bu süreyi “sanki ezelden beri tanışıyoruz” diyerek sürdürmesinin, birbirine uyumlu bir çift olmanın  ötesinde bir anlam teşkil ettiğini de filmin devamında öğreneceğiz.

Aile yemek masasında sohbet ederken kamera yeniden yaşlı adamın hayatına döner. Yemek molası vermiş yaşlı adam bir taraftan yemeğini yerken bir taraftan da ismine Forrest Gump (1994) filminden aşina olduğumuz Robert Zemeckis’in bir filminden alıntılanmış olarak sunulan bir sahneyi izlemektedir. Filme yerleştirilen bu sahne alalede bir alıntı değildir. Sahnede, restoranda çalışan kadına aşık olan bir gencin, herkesin ortasında kadına olan aşkını ilan ederek, onun işten kovulmasına neden olmasına rağmen kadının gönlünü kazanmayı başardığı gösterilir. Fakat gerçek hayat hiç de bu filmlerde olduğu gibi Hollywood ‘saçmalıkları’ndan oluşmamaktadır. I’m Thinking of Ending Things ise böylesi bir pembe dünya yaratmadan, yaşamdaki yalnızlık, sıradanlık ve ölüm konularını olduğu haliyle işlemeyi seçerek Zemeckis’in tam tersi bir anlatımla karşımıza çıkmaktadır; kısacası mutlu sonlar sadece Hollywood saçması filmlerde olur.

Jake’in annesi yemek boyunca oğlunun başarılarından söz etse de Jake için bu başarılar annesinin abarttığı kadar önemli değildir. Babası tarafından takdir edilmeyen Jake, aynı zamanda öğrencilik yıllarında tüm ilgi alanları ve bilgisine rağmen okul yaşamında başarıyı elde edemeyen sıradan bir öğrenci olarak kalmıştır. Okul zamanın aldığı rozet annesi için sadece zeki çocukların kazandığı başarılar sonucu verilirken Jake ise bu rozeti çok çalıştın, çok zeki olmasan da çabanı takdir ettik anlamında verilen bir teselli ödülü olarak görmektedir.

Tüm bu sohbet esnasında, ilk karşılaştıklarında daha yaşlı olanın baba gibi, anne de sohbet devam ettikçe tam tersi bir şekilde yaşlanmış hale gelecektir. Bu durumu anladıktan sonra artık, Jake ve Lucy’nin ilgi alanı olan kuantum fiziğindeki gibi bu evde de zamanın lineer değil döngüsel bir şekilde ilerlediğine ikna oluruz. Belli bir an’da zamanın belirli kesiminde rasyonel bir ilerlemeyle geçen zaman algısı yerine, karakterlerimiz aynı kalsa da ebeveynlerin zamanın farklı kesitlerinde seyircilere sunulduğunu anlamış oluyoruz. Peki hakikat filmde olduğu gibi zamanın farklı katmanlarına aynı an’da tanık oluyormuş hissiyle mi devam ediyor, yoksa zamanın farklı kesitlerinde yaratılan sembolik imajların yansıtılmasına mı tanık oluyoruz?

Yemek bittikten sonra Lucy, duvarda Jake’in çocukluğundan kalma resimleri incelemeye başlar. Bu an filmin seyirci için kırılma noktasıdır. Lucy resme bakarken bir anda fotoğraftaki kişinin kendi çocukluğu olduğunu fark eder. Jake’e baktıktan sonra yeniden fotoğrafa döndüğünde ise resimde olması gerektiği gibi Jake’in çocukluğunu görecektir ve küçük bir yanılmasama yaşadığını düşünür. Bu yanılsama ya Lucy’nin kısa süreli bir halüsinasyonundan ibaret kalacak ya da gittikçe karmaşık bir hal alan filmimizde bir anahtar olarak belirecektir.

Arabaya bindiklerinde ve evdeki yemek sırasında Lucy’nin telefona yapılan aramalar devam etmektedir. Fakat ilk arama Lucy’den gelmekteyken yemekten sonra yapılan aramanın ise Yvonne’den geldiğini görüyoruz. Belki de başka bir arkadaşı tarafından arandığını düşünebiliriz fakat bu isim, yaşlı adamın izlediği Zemeckis’in filminden alıntılanmış olarak gösterilen sahnedeki garson kadının ismidir. Sohbetlerine devam ederken de Jake’in artık Lucy’e Lucia olarak hitap ettiğini görürüz fakat bu duruma bir anlam yükleyebilmek hala çok güç olabilir; aynı Lucy dışındaki karakterlerin bazı sahnelerde bir an’da ortadan kaybolmasını anlamının güçlüğü gibi.

Salonda sohbet ederlerken pencereye yaklaşarak kar fırtınasının giderek şiddetlendiğini anlayan Lucy, artık gitmeleri gerektiğini söylemek için Jake’e döndüğünde odada kimsenin kalmadığını görecektir. Bunun üzerine Lucy diğerlerini aramak için evde dolaşmaya başlayacak ve içeriye giren köpeğin yine az önce olduğu gibi sürekli silkelendiğini görecektir. Endişesi artan Lucy, diğerlerini aramak için çıktığı üst katta Jake’in odasını görecektir. Yavaşça odaya girdikten sonra önce kitaplığa yönelecektir. Raflara dikkatlice baktığında, üzerinde köpeğin resmi olan bir kavanoz, fizik, kimya ve biyoloji kitapları, Anna Kavan’nın Ice romanını, William Wordsworth’e ait şiir kitabını ve içinde yolda gelirken kendisine ait olduğunu söyleyerek Jake’e okuduğu şiiri bulunan Eva H. D.’nin Rotten Perfect Mouth isimli kitabı bulacaktır. Kitaptaki bu şiiri okurken, iyice yaşlanmış hale gelen Jake’in babası odaya girerek Lucy’nin omzuna dokunur. Artık Lucy tamamen şaşkın ve olanlara anlam veremez bir durumdadır; bizler gibi.

Filmin bu noktasında bizler de Lucy gibi olanlara anlam veremeyecek bir durumda oluruz. Psikolojik bir gerilimin bu kırılma anında ya her şey karmaşık ve anlamsız iç içelikten oluşmuştur ya da senaryo artık daha derin bir analize ihtiyaç duymaktadır.

I’m Thinking of Ending Things
© Likely Story, Projective Testing Service

Kafamızı karıştıran olaylar bütününün çoğu, Jake ve Louisa/Lucy/Lucia karakterinin aslında aynı kişiler olduğunu düşünmemizle bir anlam bütünlüğüne ulaşacaktır. İlgi alanlarındaki birebir benzerlikler, arabada Lucy’nin okuduğu şiirin aslında Jake’in kütüphanesindeki bir kitapta var olması, ilerleyen sahnelerde Lucy’nin bodrum katında kendi resimlerini bulması ve uzun zaman önce öldüğü için artık anısı silikleşmeye başlayan köpeğin de Lucy tarafından sürekli silkelenir bir pozisyonda gösterilmesi ayrıntıları, aile yemeğinin aslında Jake’in alternatif bir kurgusundan ibaret olduğunun göstergeleri konumundadır. Yemek esnasında anlatılan tanışma hikayesi ise Jake’in bir barda görüp de tanışmaya cesaret edemediği kadınla ilgili kurgusundan fazlası değildir.

Lucy, Jake’in babasıyla konuştuktan sonra yeniden alt kata inecek ve orada artık Jake’in kendi kendine yemeğini dahi yiyemeyecek kadar yaşlanmış olan annesine yemek yedirmeye çalışırken görecektir. Tüm hayatını çiftlikte geçirerek, kendi ailesinden ayrışamamış bir halde onların bakımını üstlenmeyi tercih eden Jake’in hayatını, Lucy’nin gözünden kırılmış zamanlarda izlemiş olduğumuzu anlamaktayız.

Jake’in yanından ayrıldıktan sonra bodruma inen Lucy, orada az önce bahsettiğimiz kendi resimlerini görecektir. Bunun üzerine Lucy telefonunu çıkarıp Jake’in babasına telefonunda gösterdiği kendi resimlerini açar fakat telefonunun fotoğraf galerisi artık boştur. Bodruma indiği sırada Lucy, aynı zamanda çamaşır makinesine Jake’in annesinin geceliğini atarken, makineninin içinde, üzerinde RHS harflerinin bulunduğu bazı kıyafetleri de bulacaktır. Peki tüm bu karmaşanın içinde, bize ara ara yaşamından kesitler gösterilen yaşlı adamın yeri nedir?

Biz bu kompleks senaryonun içinde kalan sorularımıza cevaplar ararken Jake ve Lucy artık evden ayrılmaya karar verirler. Yaşadıkları Lucy için bir muamma olarak kalırken, Jake ile birlikte kar fırtınasındaki geri dönüş yolcuğuna başlayacaklardır. Yolda giderlerken A Woman Under The Influence (1974) filminden bahsederler. Jake, filmin başrolü olan Mabel karakterine duyduğu yakınlıktan bahsetmektedir ve onu çok güçlü ve haksızlığa uğramış bir karakter olarak tanımlamaktadır. Lucy’e göre ise Mabel, herkesi memnun etmek isterken tükenmiş ve böylece kadın özgürlüğünün kurban kahramanlarından birine dönüşmüştür. Hem Jake hem Lucy açısından analiz edilen bu karakterin aslında Jake’in yaşamına paralel bir duruşu olduğu için senarist tarafından seçildiği yorumunu yapabiliriz.

Karakterlerimiz yoluna devam ederken yoldan Brrr almaya karar verirler. Bunun için Tulsey Süt Evi’nde bir mola vereceklerdir. Mola verdikleri bu yer, Jake’in çocukken uğradığı dükkanlardan biridir. Fakat sadece bir dondurmacı değildir. Burayı Roy Andersson’un [1] filmlerinde kullanılan iç mekanlara benzetebiliriz. Sürrealist mekanlarının fonksiyonları daha çok karakterlerin kişilik yapılarını olayların örüntüsüne entegre etme işlevini destekleyecek nitelikte yaratılmıştır. Kaufman’ın süt evi de benzer şekilde Jack’in yaşamından taşıdığı izlerin etkilerini bizlere aktaracak konumdadır. Süt evine geldiklerinde Jack oraya gitmek istemeyerek Lucy’i gönderecektir. Çünkü orası Jack için asosyal kişiliğini kendi yüzüne vuran bir mekan olarak var olmaktadır. Aynı zamanda burada çalışan kızlardan, kendini çirkin olarak tanımlayanın da Jake’in sembolik karakterlerinden biri olduğunu ve Lucy’le olası tanışma anında duyacağı endişe ve korkuyu temsil ettiğini düşünebiliriz.

I’m Thinking of Ending Things
© Likely Story, Projective Testing Service

Brrr’larını aldıktan sonra yeniden yola koyulan Jake ve Lucy, Guy Debord’un Gösteri Toplumu isimli kitabından bahsedeceklerdir. Televizyonun, toplum ve kendilik algımız üzerindeki etkisinden bahseden Jake, aldıkları Brr’lar erimeye başladığında rahatsız olacaktır. Çok fazla miktarda aldıkları için yiyemedikleri ve arabadaki bardaklık bölümüne yerleştirdikleri yiyecekleri erimeden atmak için bir çöp kutusu bulmak isteyecektir. Fakat yakınlarda yol üzerinde bir çöp kutusu olmadığı için Lucy’nin fırtınada çok uzağa gitmemeleri gerektiğini söylemesine rağmen Jake, eski okulunun buraya yakın olduğunu ve orada mutlaka bir çöp kutusunu bulacaklarını söyleyerek yolunu oraya doğru çevirir. Fakat okula geldiklerinde Jake çöp atmak için indikten sonra okulun içine girecek ve gözden kaybolacaktır. Lucy, Jake’e seslenmek için araban indiğinde ise arabanın kapısı kapanır ve fırtınada hipotermi nedeniyle donarak ölmektense mecburen okulun içine girmeye karar verir. Okulun merdivenlerine doğru ilerlerken gördüğü çöp kutusunda ise yüzlerce Brrr kutusunu fark edecektir. Bu kutular filmimizde Jake’in çocukken Tulsey Süt Evi’nden, oradaki kişilerle konuşmak isteğiyle aldığı fakat hiçbir zaman bu kurgusunu gerçekleştiremediğinin göstergesidir. Lucy ise bu kutulara bir anlam veremeden yoluna devam edecektir. Fakat Jake’i okulun içinde de bulamaz ve onun yerine filmin başından itibaren gördüğümüz, okulun hademesi olan yaşlı adamla karşılaşılaşır.

Okulun boş koridorlarında temizlik yapmakta olan yaşlı adam kısa bir süre sonra Lucy’i fark ederek yanına gelecektir. Bu sekansın filmin izleyici için ikinci kırılma noktası olduğunu anlıyoruz. Çünkü yaşlı adam Lucy’e yaklaştığında önlüğündeki RHS harfleri, Lucy’nin Jake’in evinin bodrumundaki çamaşır makinesinde bulduğu kıyafetlerdeki harflerle aynıdır. Yaşlı adamın bir süre sonra Lucy’e uzattığı terlikler ise, aile evlerine gittiklerinde Jake’in Lucy’e giymesi için verdiği terliklerdir. Bu sahneden sonra filmin aklımızda bıraktığı sorular da cevaplarını bulacaktır. Filmin başında yaşlı adamın kahvaltısını yaparken gördüğümüz duvar kağıtlarının Jake’in evindekiyle aynı olması aslında bu yaşlı adam ve Jake’in aynı kişiler olduğunu göstermektedir. Zamanın kırılgan yapısında çıktığımız yolculuk artık algısal bir çarpıtmaya uğramadan karşımızdadır; Jake, Lucy ve yaşlı adamın artık aynı karakterler olduğunun farkına varırız.

Lucy, yaşlı adamın yanından ayrılmak üzereyken her ikisinin de arkasında, yolda gelirken Jake ile konuştukları Gösteri Toplumu’nda bahsedilen, medyadaki baskın güzellik algısının temsilleri sayılabilecek bir kadın ve erkek belirir. Bu sahneden sonrası ise kadın ve erkeğin tanışmasından başlayıp hayatlarının sona erdiği zamana kadar devam eden yaşamlarının bir özeti niteliğindeki, müzikal anlatım ve dans eşliğinde devam edecektir.

Müzikal anlatı Jake’in alternatif yaşamıyla başlayıp gerçekliğiyle son bulacaktır. Kadın ve erkek tanıştıktan sonra uzun süre mutlu bir şekilde dans ederler. Dansları devam ederken bir rahip de sahneye dahil olarak genç kadın ve erkeği evlendirir. Buraya kadar her şey yolunda giderken ilerleyen sahnede çiftin dansını keserek kadını mutlu tablosundan alıkoyacak olan daha yaşlı bir adam ortaya çıkar. Bu adam Jake’in gerçek hayatındaki kendisidir. Dansın devamında ise Jake kendi gençliğini temsil eden kişiyle bir rakebete girerek müzikal eşliğinde kavga etmeye başlayacaklardır ve dans, yaşlı Jake’in genç olanı öldürmesiyle son bulur; Jake umudunu kendi elleriyle yok etmiştir.

Son sahnede ise filmin tüm düğümleri çözülecektir. Yaşlı Jake okuldaki işini bitirip dışarıda, kar fırtınasındaki arabasına gidecek ve burada kıyafetlerini çıkararak kendini ölüme terk edecektir. Lucy’nin Jake’in evindeyken gelen telefonlardaki ses de gerçekte Jake’in içsel konuşmalarını yansıtır; her şeyin sonu gelmiştir.  Hipoterminin etkisiyle gördüklerini ister düş, ister halüsinasyon, ister alternatif gerçeklikler ya da isterseniz I’m Thinking of Ending Things filminin bütünü olarak adlandıralım; hakikatin, tüm yaşamını görülme ve onaylanma ihtiyacı içerisinde geçirmiş yaşlı bir adamın son anına tanık olduğumuzu anlarız. Erik Erikson’un [2] Psikososyal Gelişim Kuramı çerçevesinde yaşlılığın Ego Bütünleşimine Karşı Umutsuz evresini, benlik algısını tamamlayamadığı için olumsuz tarafında geçiren Jake, yaşamına böylece son verecektir.

Jake’in, arabasının içinde ölmek üzereyken gördüğü domuz, kendi yaşamanın bir temsilidir. Çiftliklerindeki ahırda, babası ilgilenmediği için kurtcuklar tarafından yenilerek öldürülen, kimsenin fark etmediği bir domuzdur Jake ve domuzu takip ederek fizikçi olarak ödül aldığını hayal ettiği bir sahnede kendisini bulur.

Jake’in ödül konuşması,  A Beautiful Mind (2001) filminin son sahnesini anımsatır. Fakat Jake, John Nash karakteri gibi eşine yaptığı bir teşekkür konuşmasının benzerini tamamladıktan sonra sahneye gelen ve çocukluğundaki odası görünümündeki dekor üzerinde bulunan yatağa oturarak tüm yaşamını yalnızlık içinde geçirdiğini anlatan bir müzikalle kapanışı yapar ve izleyiciye veda eder.

İlgili İçerik: A Beautiful Mind

I’m Thinking of Ending Things, gerilim, dram, animasyon, mizah ve müzikal gibi türleri aynı potada eriterek, Oscar Wilde ve Guy Debord gibi düşünürlerden yaptığı alıntıların yanı sıra, film içinde bahsi geçen ya da gösterilen roman,  film ve makale örneklerini senaryosuna ustaca yedirmiş bir başyapıttır.

İnsan kendini zamanda ilerleyen bir nokta olarak görmek ister. Bence muhtemelen tam tersi. Sabit duruyoruz ve zaman üstümüzden akıp geçiyor. Soğuk rüzgar gibi esiyor, sıcaklığımızı çalıyor. Bu gece kendimi o rüzgar gibi hissettim. Jake’in ailesinin üstüne estim. Onları oldukları gibi, olacakları gibi gördüm. Ölümlerinin ötesini gördüm. Sadece ben kalmıştım, sadece rüzgarı.

Louisa

İleri Okuma:

[1] Roy Anderson, IMDb.
[2] Erik Erikson, Wikipedia.