Bunu Okuyorsunuz
Fanny and Alexander

Fanny and Alexander

Fanny & Alexander

Fanny and Alexander İsveçli yönetmen Ingmar Bergman tarafından yazılan ve yönetilen 1982 yapımı film.

Dini motiflerle harmanlanan toplumsal değerler ve sanatı birbirinden ayıran kalın çizgi, özneyle nesnenin etkileşimine yapay bir sınır çekmiştir. İki ayrı tarafın birbirinden ayrıldığını düşündürten bu  yanılsama, sanatı, kişinin tarihsel bağlamıyla iç içe ve subjektif varsayarken toplumsal değerleri ise öznel değerlendirmelerden ve tarihsellik tuzağından(!) uzak bir yere konumlandırır. Kavramları netleştirmek adına çekilen kalın çizgi, şeylerin özünü anlayabilme yetisini elimizden alarak bizleri akıl tutulmasıyla baş başa bırakmıştır.

Kültürel ve dini değerlerin dogmatizmiyle harmanlanan rasyonel insanın idealize edilmesi, hakikat arayışında yanlışlanabilirliği [1] ikinci plana atarak eleştirel tutumun avuçlarımızdan kayıp gitmesine sebep olur.  

Parmaklarımızın ucuyla belki son anda yakalayabileceğimiz kritisizm [2], çekilen kalın çizgiyi şeffaf bir merceğe dönüştürerek öznenin bakış açısına göre şekillenen nesneyi paralaks [3] bakışın değişimiyle anlayabilme imkanı sunar. Ingmar Bergman, Sven Nykvist’in görüntü yönetmenliğini üstlendiği filmde, paralaks bakışı, yirminci yüzyılın başlarında aristokratik geleneklerden burjuvazi bir yaşama geçiş alegorisi olarak karşımıza çıkan Ekdahl Ailesi’nin küçük bir üyesi olan Alexander’ın gözünden bize ulaştırır.

Fanny and Alexander: Sanat ve Mistisizm Ekseninde Kayıpların Telafisini Anlamlandırma Çabası

Alexander odasındaki, sahnesinin üzerinde ‘tek başına eğlence olmaz’ yazan minyatür bir tiyatro maketiyle oynarken evin sessizliğinden tedirgin olup odasından çıkarak diğerlerine seslenmesiyle filmimizin açılış sekansı başlar. Görkemli eşyalarla dolu devasa büyüklükteki evde Alexander’ın büyükannesi Helena, ailenin bir araya toplanacağı Noel kutlaması telaşı içerisindedir. Tüm ihtişamın ve telaşın içinde hazırlığını yapan Helena’yı, daha sonra kendini ambivalan [4] duygulanımlarla gösterecek olan içindeki boşluğun hüznüyle baş başa görürüz.

Fanny & Alexander
Fanny and Alexander © Embassy Pictures Corporation

Fanny and Alexander filminde Ekdahl Ailesi’nin tamamına sirayet etmiş gel-gitli ruh hali film boyunca her karakterin yaşamından kesitlerle bize sunulur.

Alexander’ın annesi Emilie ve babası Oscar’la  oynadıkları bir tiyatronun tiradında tanışırız. Emilie evliliğinden ve yaptığı işten memnun hayatına devam ederken tiyatro sonrası kutlamada Oscar’ın misafirlere yaptığı depresif konuşma bize kendinden memnuniyetsiz bir tablo çizer. Tiyatronun gerçekliğiyle bir kesimin hayatın kendisini tanıdığını, diğerlerinin ise hayatın acımazsızlığını unutmak için onları izlemeye geldiğini düşünür. Kendi iç dünyasıyla bağdaştıramadığı hayatı başka bir gün yaptıkları provada somut hale bürünerek kendini gösterir. Oyunun ortasında bir anda kendine yabancılaşan Oscar, depersonalize (kendine yabancılaşma) ve derealize (yaşadığı mekan ve zamana yabancılaşma) semptomlarla rahatsızlanır. Ölümüne kadar uzanacak hastalığın başlangıcından sonra yatağa düşen Oscar kısmen kimlik karmaşasını atlatmış gözükse de distimik halini üzerinden atamadan vefat eder.

Oscar’ın vefatıyla açılan boşluğa yenik düşen Emilie’yi çok kısa bir süre sonra, başpiskopos Edvard’la çocuklarını tanıştırmaya çalışırken görürüz. Eşinin ölümünün üzerinden çok zaman geçmemesine rağmen Emilie, hayatındaki bu büyük boşluğu doldurmak için Edvard’ın ortodoks tavırlarından güç alarak yaşamına devam edebileceğine inanır. Okulda söylemiş olduğu bir yalanın itirafını yapmak üzere daha yeni tanıştığı Edvard’a itirafta bulunmaya zorlanan Alexander, daha babasının ölümünü kabullenemeden  maruz bırakıldığı tahakküme itaat etmek zorunda bırakılır. Yalan söyleme nedenlerini dahice açıklarken ensesinden tutularak nasihatlerini dinlemek zorunda kalmasına ve sanki içinde bulunduğu durumun farkına varamayan annesinin Edvard’a olan yakınlığına maruz kalan Alexander bu sırada odanın diğer ucunda onu izleyen babasını ona baktığı görmektedir.

Fanny & Alexander
Emilie Ekdahl © Embassy Pictures Corporation

Büyükanne Helena’nın, oğullarından Gustav Adolf’un, hizmetçisi Maj ile yakınlaşmasını dile getirirken Gustav’ın eşinin bu durumu kabullenmesi Helena için de garip karşılanmamaktadır. Gustav’ın eşi için evliliğin sürdürebilirliği açısından  anlayışlı bir koca olmak, eşinin başkasıyla ilişkisinin üzerini örtebilecek büyüklüktedir. Helena’nın kendisi de eşini Isak’la aldatırken eşine yakalanmasından sonra eşi ve Isak’ın sıkı dostlar olduğunu öğrenmemiz, yaşantılarına toplumsal normlar ya da dini doktrinler üzerinden bakmadıklarının güzel bir örneğini oluşturmaktadır. Ekdahl Ailesi’nin bireyleri her ne kadar ilişkilerinde zoraki bir tek eşliliğin taraftarı olmasa da bir çocuğun gözünden annesinin soğukkanlı ve yargılayıcı bir erkeğin ilişkisine sıcak bakmayacağı aşikar.

Hayatının iplerini kendi eline alma cesareti gösteremeyen Emilie, Edvard’ın isteği üzerine kendisinin ve çocuklarının tüm eşyalarını bırakarak Edvard’la evlenmeyi ve onun evine taşınmayı kabul eder. Daha ilk günden Edvard’ın kendi ailesiyle yenilen yemek sırasında uyulması gereken ev kurallarından bahsedilmesi hem Emilie’nin hem de çocukların canını sıksa da artık çok geçtir.

Fanny & Alexander
Edvard Vergerus ve Emilie Ekdahl © Embassy Pictures Corporation

Yemeğini yarıda bırakan Alexander yatma zamanı geldiğinde uyumadan önce kitabını okuduğu sırada odalarına giren Edvard, hangi kitabı okuduğu sorusuna karşılık alamaz. Yatağa yaklaşan Edvard sorusunu yineleyip cevabı tekrar alamadığında Alexander’ın elinden kitabını alır, inceler ve kucağına tekrar atar. Yine eliyle Alexander’ın ensesini tokatlayarak kurduğu cümle çocuklardan beklentisinin film boyunca duyabileceğimiz en sakin itirafı gibidir:

Sevgiye hükmedilmez elbet, ama saygıda kusur etme.

Fanny and Alexander

Alexander’ın yeni hayatını kabul etmeyen bu duruşunun ileride başına bela olacağını her ne kadar anlasak da melodrama düşmeden anlatılan bu durumu çaresizce izlemeye devam ederiz. Emilie’nin evde olmadığı bir gün hizmetçinin Fanny ve Alexander’ın odasına getirdiği yemekleri yerken uydurdukları hikaye başlarına bela olacaktır. Hizmetçiden Edvard’ın eski eşi ve iki çocuğunun evin hemen yakınındaki nehirde yağmurlu bir günde boğularak öldüğünü öğrenen Alexander bir hikaye uydurur.

Bu hikayede ölen çocuklarından birini evin içinde gördüğünü, çocuğun kendisine babalarının onları şuan bulundukları odaya kilitlediklerini, günlerce aç ve susuz bıraktıktan sonra kaçmaya karar verdiklerini fakat kaçarken boğularak öldüklerini anlatarak Edvard’ı hikayede zalim bir baba figürü olarak işler. Hizmetçinin bu hikayeyi Edvard’a iletmesinden sonraki sekans ise adeta otoriter yapıların dini ve toplumsal ahlakı önceleyerek sunduğu, toplumsal düzenin sağlanması amacıyla oluşturulan kurumların birey üzerinde yarattığı etkinin prototipi gibidir.  

Hizmetçinin aksine böyle bir hikaye uydurmadığı söyleyen Alexander, önce kutsal kitaba el basarak kurulmaya çalışılan dürüstlüğün zoraki tahakkümü altında da olsa da direnir. Kurulan minyatür mahkeme odasının, normal hayatta da çok rastlayabileceğimiz suçlu-suçsuz ayrımını yapmaktan ziyade zaten çoktan verilmiş bir cezalandırma kararının meşruluğunu oluşturmak için nasıl yaratıldığını görürüz.

On sopa yemek, bir yudum hint yağı içmek ya da mahzene kapatılmak cezalarından biriyle sonuçlanacağı söylenen yargılama anı, Alexander’ın itirafı ve on sopa cezasını tercih etmesiyle sinirlerimizi daha da zorlayan cezalandırılma sahnesiyle devam eder. Suçunu itiraf edip on sopa yemesine rağmen söylediği yalan için Edvard’tan özür dilemeyi kabul etmeyen Alexander, yeniden sopa yemeye başladıktan sonra daha fazla dayanamaz ve tüm örselenmişliğiyle özür dilemeye mecbur bırakılır.

Fanny & Alexander
Alexander Ekdahl ve Edvard Vergerus © Embassy Pictures Corporation

Tüm bunlar yaşanırken annesi Helena’yı ziyaret etmekte olan Helena, Edvard’ın gerçek yüzünü çoktan görmüştür. Fakat Edvard’ın boşanmayı kabul etmediğini, kendisini boşanmaya zorlarsa ailesi aleyhine kararlarla baş başa bırakılmakla tehdit edildiğini itiraf eder. Eve geldikten sonra ise oğlunu izbe bir yatağın üzerinde, tavan arasında yatarken bulan Emilie tüm çaresizliğiyle oğluna sarılır.

Biz Emilie’yle birlikte aynı çaresizliği paylaşırken Edvard’ın evini ziyarete gelen Isak’ın, çocukları evden kaçırmak için yaptığı planla biraz da olsa içimiz serinler. Edvard’ın evinde bulunan büyükçe bir sandığı satın alıp, ezoterik güçlerinin de yardımıyla çocukları kaçıran Isak, onları Aron ve kardeşi Ismael ile yaşadıkları evlerine götürür.

Ismael, evin alt kattaki odaların birinde kilit altında tutulmaktadır. Din mitolojisinden anımsadığımız Ismael’in sürgünde olmasına yapılan göndermeyi içeren bu sekansta Alexander, Aron tarafından Ismael’in odasına ziyarete gider ve Ismael’in isteğiyle onun yanında bırakılır. Bu karşılaşmada geçen diyalogta Ismael:

Belki boyutsuz manada aynı kişiyizdir. Belki de birbirimizin içerisinden akıp gidiyoruzdur. Her şey olabilir. Her şey mümkün ve olası. Zaman ve mekan yok aslında. Gerçekliğin naif tezgahında yeni yeni motiflerle hayaller şekilleniyor.

İlgili İçerik
The Wind Will Carry Us

Fanny and Alexander

diyerek Alexander’a yaklaşır ve arkasından ona sarılır. Kimliklerinin füzyon haline tanık olduğumuz sahnede hayal ile gerçeğin, ben ve ötekinin, zaman ve mekan yanılsamalarının hepsinin mistisizm potasında eritelerek sunulmasını izleriz.

Fanny & Alexander
Ismael ve Alexander Ekdahl © Embassy Pictures Corporation

Isak’in evinde yaşanan bu sahneden sonra Edvard ve Emilie’nin birbirleriyle paylaştıkları soğuk yaşamları kadraja girer. Sabaha karşı uykusu kaçan Emilie, oturmakta olduğu masaya Edvard’ın gelmesiyle içmekte olduğu çorbayı onunla paylaşır. Uyumak için fazlasıyla uyku ilacı eklediği çorbayı içen Edvard, durumu anladığında artık çok geçtir. Karısının evden gideceği gerçeğiyle yüzleşmesine rağmen ilaçların etkisiyle hareket edemez ve derin bir uykuya dalar. Yatalak olan halasının da aynı gece odasındaki lambayı devirmesiyle çıkan yangında trajik bir şekilde ölür; ilahi adalet sonunda tecelli etmiştir.

Bergman’ın son filmi olarak kabul edilen ve çok daha uzun bir versiyonunun olduğu Fanny and Alexander, Hristiyan ve Musevi inancının kendi çocukluğundaki izleri üzerinden sorgulandığı, sanatın özgür gölgesi altında süren ya da dini kurallarla/dindarlık kisvesiyle yaratılan kurallarla kuşatılmanın yaşam tarzı üzerine kattığı farklı anlamlara tanık olduğumuz bir başyapıt.

Tüm bu trajik olaylar silsilesinden sonra yeniden bir araya geldiğini gördüğümüz Ekdahl ailesi, Sven Nykvist kadrajından bize sunulan karların ortasında rengarenk açmış çiçeklerin görüntüsü gibi bizleri rahatlatır. Yemekte Gustav Adolf’un yaptığı son konuşma ise adeta Nietzsche’nin Amor Fati [5] anlayışının dile gelmiş halidir:

Fanny & Alexander
Fanny and Alexander © Embassy Pictures Corporation

Dünya bir hırsızlar sığınağı ve gece indi inecek. Şeytan zincirlerini kırıyor ve kuduz bir köpek gibi dünyayı dolaşıyor. Zehirlenme hepimizi etkiliyor. Kimse bundan kaçamıyor. Öyleyse hazır mutlu olma şansımız varken, mutlu olalım.

Fanny and Alexander

İleri Okuma ve Notlar:

[1] Karl Popper, Wikipedia. 
[2] Kritisizm (Eleştiricilik) Nedir, Ne Demektir?, felsefe.gen.tr. 
[3] Özellikle gökbilimde ve fotoğrafçılıkta kullanılan paralaks terimi, temelde, gözlemcinin yerinin değişmesine bağlı olarak bir nesnenin gözlenen doğrultusunda oluşan değişimdir. Ahmet Öz’den alıntıyla ‘Buradaki hayati uğrak kişinin öznel bakışının bir göz yanılgısı olması değil, başkalarının nesnel bakışının da aynı kaderi paylaşıyor olmasıdır. Dolayısıyla tez de antitez de bir yanılgıdır. Ve nesne ancak tüm bu perspektifler arasında yer alan ve hiç durmaksızın salınan paralaks bakışla kuşatılabilir. Nesne karşısında takınılan bu tutum devrim niteliğindedir ve fark edilememiştir ne yazık ki: Nesneye konumlararası çatlaklardan, yarıklardan bakmak!’ (Cogito)

Zizek aynı düşünsel yöntemi şöyle tanıtıyor: ‘Kojin Karatani bu tür bir paralaks bakışın eleştirel potansiyelini öne sürmeye çalışıyor: terimin tam Kantçı anlamıyla çatışkılı bir tutumla karşılaştığımız zaman, bir görünüşü bir başkasına indirgemeye yönelik (ya da, daha çok, bir tür karşıtların ‘diyalektik sentezini’ kurmaya yönelik) bütün çabalarımızdan vazgeçmeliyiz; tersine çatışkıyı indirgenemez bir şey olarak ilan etmeli ve radikal eleştiri konumunu, bir başka konuma karşıt kesinlikle belirli bir konum olarak değil, konumların kendi aralarındaki indirgenemez yarık, aralarındaki tümüyle yapısal çatlak olarak kavramalıyız. Kant’ın tutumu bu yüzden ‘şeyleri’ ne kendi bakış açısından ne de başkalarının bakış açısından görmek, fark (paralaks) aracılığıyla sergilenen gerçeklikle yüzleşmektir.

Arslanoğlu, K. (2010). Tutku ve Psikopati; Aristo mu haklı, Mevlana mı?. Yerküre Yayıncılık, İstanbul, 2010, s. 56-62
[4] Ambivalan, Tıp Akademi. 
[1] Eser, Esra. Nietzsche’nin Kader Tutumu: Amor Fati. Wannart. 

Yorumları Görüntüle (0)

Yorum Yap

Your email address will not be published.