Bunu Okuyorsunuz
Der Himmel über Berlin

Der Himmel über Berlin

Der Himmel über Berlin

Der Himmel über Berlin, Türkçe’ye Berlin Üzerindeki Gökyüzü ismiyle çevirebileceğimiz; bireysel ve toplumsal yabancılaşma sancılarının felsefe ve şiirle harmanlanarak sunulduğu, 1987 yapımı Wim Wenders filmi.

Yaşamın sonsuz alternatifleri içinde kendilik algısını fazla ciddiye alarak geleceğini şekillendiren birey, gözlem yeteneğini duygusal ve bilişsel kapasitesiyle entegre edebildikçe içsel sorgulamalarının derinleştiğini fark eder. Derinleşen sorgulamalar ise kişiyi, zamanla endişe duvarıyla çevrili bir çözülmenin içine hapsedebilir. Bütünlüklü, tutarlı ve zamanın ruhu [1]’na uygun bir kimlik oluşturabilmenin yüceltildiği yaşantılarımız, bireyselliğimizden bağımsız olarak ortaya çıkan savaşlar ve devrimlerle değişen toplumsal yapılara yeniden uyumlanabilmek için uğraşır; uyum gösterdikçe perçinlenen bir topluluğa ait olma hissinin kesintiye uğradığı an’lar ise varoluşsal bunalımlarla kendini gösterebilir.  

Yönetmen tarafından İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’sının seçildiği Der Himmel über Berlin, savaşın yıkıcı etkileriyle bireylerin kimlik bunalımdan varoluşsal bunalıma giden süreçlerini, boşluk duygusunun tutkulara galip geldiği bir arzusuzluk evrenine tanık olan meleğin gözünden anlatmaktadır.

Sıradanlığı Yaşayabilmenin Ayrıcalığı: Der Himmel über Berlin

Der Himmel über Berlin
Damiel karakterini canlandıran Bruno Ganz © Criterion Collection

Çocuk, çocukken; kollarını sallayarak yürürdü
Derenin ırmak olmasını isterdi,
Irmağın da sel ve su birikintisinin de deniz olmasını
Çocuk çocukken, çocuk olduğunu bilmezdi
Her şey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi
Çocuk çocukken, hiçbir şey hakkında fikri yoktu
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu
Sonra koşmaya başlardı
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi.

Der Himmel über Berlin

Damiel’in içsel konuşmasından bir kesit olarak karşımıza çıkan bu monolog,  film boyunca neden kendisini sadece çocukların görebildiğinin açıklaması durumunda. Yetişkinliğin kalıp düşünsel yöntemlerini henüz benimsememiş bir çocuğun kendilik algısı, çevresini de olduğu haliyle ve an’lık değerlendirebilmesinin temelinde duruyor. Bir melek olan Damiel, boşluk duygularıyla mücadele etmek durumunda kalan yetişkinleri ise, ayrıcalıklarını yaşadıkları sıradanlığın farkında olmaması ve yaşamlarının değersizliği önkabulüyle sürdürmesine eleştirel bir yaklaşım getirmekte. Sanki sıradanlaştıkça değeri azalan ve hissizliğe doğru yol alan yaşamların, sorgulanır pozisyonda dahi sürdürülmeye değer olduğunu anlatmak istiyor.

Cassiel ile birlikte insanları izleyen Damiel, bizim için melek olarak ayrıcalıklı bir konumda olsa da insanın insan olarak var olmasının temelini oluşturan acıya, umuda, hayal kırıklıklarına ve aşka özlem duyuyor. Tüm yaşantıların farkında olması Damiel için bir taraftan yük olurken diğer taraftan bu yaşantılara müdahil olamaması ve asla insanlar gibi hissedemeyeceğini bilmek, üzüntüsünün kaynağını oluşturmakta.

Kahve içebilmek, ellerinin üşüdüğünü hissetmek, bisiklet sürebilmek gibi insana özgü yetilerin sıradanlığını kabullenmiş bizler için önemi olmasa da Damiel, imrendiği bu yaşama, sirkte izlediği trapezci bir kadına aşık olmasıyla adım atıyor.

Sonsuz bilmeyi ve ölümsüzlüğü terk ederek sınırlılıklarla bezeli bir yaşama geçmeyi tercih eden Damiel için aşk aynı zamanda arzusuzluktan çıkışın da anahtarı konumunda. Marion isimli trapezciyi bulmak için çıktığı yolda sirkin artık kaldırılmış olmasıyla duyduğu üzüntü yerini hüzne bırakmadan, arayışın heyecanıyla devam ediyor. Marion’u daha önceden bir konserde gören Damien, onun yeniden başka bir konserde olabileceğini tahmin ederek Nick Cave konserine gitmeye karar veriyor.

Der Himmel über Berlin
Marion karakterini canlandıran Solveig Dommartin © Criterion Collection

Bir melek olduğu müddetçe siyah-beyaz olarak izlediğimiz film, Damien’in insan olarak yeryüzüne inip özne konumuna geçebilmesinden sonra renkleniyor. Arzu yoksunluğu ya da anlamsızlıkla yoğrulan siyah-beyaz sekanslardan renkli görüntülere geçmenin başlangıcı her ne kadar Damiel’in aşık olmasından sonra başlasa da yaşamın renklenmesi bize, aşkın bir amaçtan daha çok araç konumunda olduğunu düşündürebilir.

Wenders, kullandığı melek metaforuyla boşlukta salınan, isteksiz ve apatik olmanın çökkünlüğü yerine; aşık olmakla çocukluğumuzdaki gibi yeniden başlayabilecek çoşku dolu bir yaşama adım atabileceğimizi anlatıyor. Renkli sahnelere geçişleri ve kullandığı müziklerle sinematografik bütünlüğünü tamamlayan Der Himmel über Berlin, dönemin Almanya’sında göçmen konumunda bulunan Türklerin de yaşamına dokunmakta.

İlgili İçerik
Málmhaus

Der Himmel über Berlin
Nick Cave © Criterion Collection

Çamaşırhanede oturan bir Türk kadınının ev işlerini yetiştirebilme telaşını anlatan monoloğu, Damien’in insan olduktan sonra Türk berberine gitme isteği, yolda yürürken bir dükkanın brandasında yazan Ulus Gıda Pazarı yazısı ve Zülfü Livaneli’nin Karlı Kayın Ormanı şarkısının bulunması da dönemin göçmen yaşantısına dikkat çektiğinin göstergelerinden.

Neden ben benim de sen değilim?
Neden buradayım da orada değilim?
Zaman ne zaman başladı?
Ve mekan nerede bitiyor?
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım,
Sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?
Gerçekten kötülük var mı?
Gerçekten kötü insanlar var mı?
Nasıl olur da ben olan ben
Ben olmadan önce var değildim?
Ve nasıl olur da ben olan ben
Bir zaman sonra ben olmayacağım?

Der Himmel über Berlin

İleri Okuma:

[1] Zeitgeist, Wikipedia. 

Yorumları Görüntüle (0)

Yorum Yap

Your email address will not be published.